BİR MİLLETİN UYANIŞI, İNSANIN KENDİ KARANLIĞINDAN ÖZGÜRLEŞMESİYLE TAMAMLANIR

Atatürk, Cumhuriyet ve Varoluşun Aydınlanması

Bir milletin uyanışı, yalnızca tarih sahnesinde kazandığı zaferlerle açıklanamaz. Bazen bir millet, yüzyıllardır kendisine öğretilen korkuların, sorgulanmadan kabul edilen doğruların, boyun eğmenin ve kendi kaderini başkalarının iradesine bırakmanın ötesine geçerek varoluşunda yeni bir kapı aralar. O kapıdan içeri girildiğinde insan artık yalnızca geçmişin kendisine bıraktıklarıyla yaşamaya mahkûm değildir. Düşünebilir, sorgulayabilir, öğrenebilir ve kendi geleceğinin oluşumunda söz sahibi olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet’i düşündüğümde, tarihsel ve siyasal anlamının yanında insanın varoluşuna dokunan bu derin dönüşümü de görüyorum. Cumhuriyet, bir milletin kendi iradesine sahip çıkmasının, aklı ve bilimi rehber edinmesinin, insanı kul olmaktan yurttaş olmaya taşıyan düşünsel dönüşümün en önemli eşiklerinden biridir.

Bir toplumun kaderini değiştirmek büyük bir iştir. Fakat o toplumda yaşayan insanların kendi düşüncelerini, kendi korkularını, kendi alışkanlıklarını ve kendilerine anlattıkları hikâyeleri sorgulamaya başlaması, nesiller boyunca devam eden çok daha derin bir yolculuktur.

Çünkü insanın dış dünyasındaki zincirlerin çözülmesi, iç dünyasında taşıdığı bütün esaretlerin de sona erdiği anlamına gelmez.

Cumhuriyet bir milletin iradesini özgürleştirebilir; insanın kendi zihninde kurduğu esaretle yüzleşmesi ise kendi sorumluluğudur.

Bugün Cumhuriyet’in 103. yılını kutlarken, onun bize kazandırdığı hakları, özgürlükleri ve imkânları düşünmenin yanında, bu büyük mirasın bilincimizde ne kadar derinleşebildiğini de sorgulamamız gerektiğine inanıyorum.

Çünkü insanlık, dış dünyayı değiştirmekte gösterdiği beceriyi her zaman kendi iç dünyasını anlamakta gösteremiyor. Teknoloji gelişiyor, bilgi çoğalıyor, maddi imkânlar genişliyor, insanlar dünyanın her köşesindeki düşüncelere birkaç saniyede ulaşabiliyor. Buna karşılık insanın kendi korkularıyla, bencilliğiyle, kibriyle ve menfaatleriyle kurduğu ilişki aynı hızla olgunlaşmayabiliyor.

Bazı insanlar, dünyanın bütün bilgisine ulaşabilecek imkânlara sahipken yalnızca kendi haklılıklarını destekleyen düşünceleri seçiyor. Kendisinden farklı bir görüşle karşılaştığında onu anlamaya çalışmak yerine reddediyor, kendi davranışlarının sorumluluğuyla yüzleşmek yerine başkalarının eksikliklerini konuşuyor, yaşadığı çelişkileri sorgulamak yerine kendisini daha da haklı çıkaracak yeni açıklamalar üretiyor.

Bir süre sonra insanın kendi düşünceleri, kendisini korumak için inşa ettiği görünmez bir hapishaneye dönüşebiliyor.

Ve bu hapishanenin en ilginç tarafı, insanın kendisini orada özgür sanması.

Hakikatten uzaklaşan insan, kendi hikâyesinin esiri olur

İnsanın zihni yaşadığı her deneyime anlam vermek ister. Karşılaştığı insanları, yaşadığı çatışmaları, uğradığı hayal kırıklıklarını ve verdiği kararları kendi bakış açısından yorumlar. Bu, insan varoluşunun doğal bir parçasıdır. Ne var ki bazen insanın anlam verme ihtiyacı, kendi sorumluluğundan kaçmasının da aracı haline gelebilir.

Bir insan yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmak istemediğinde, yaşananları yeniden yorumlayabilir. Kendisine acı veren gerçekleri başka insanların davranışlarıyla açıklayabilir. Kendi menfaatini korumak için geçmişin bazı parçalarını öne çıkarırken bazılarını görmezden gelebilir. Ve zamanla kendi oluşturduğu hikâyeye öylesine bağlanabilir ki artık o hikâyenin dışında bir hakikat bulunduğunu kabul etmekte zorlanabilir.

Böyle bir insan bulunduğu çevreyi değiştirdiğinde, kendisini yeniden tanıttığında ya da yaşamına yeni bir yön verdiğinde iç dünyasında da köklü bir dönüşüm yaşadığını düşünebilir.

Oysa insanın yaşamına yeni insanlar girmesi, zihnindeki eski alışkanlıkların kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kendisini başka sıfatlarla tanımlaması, kendi sorumluluğunu daha derinden kavradığını göstermez.

İnsan dünyadaki bütün yolları yürüyebilir; kendi içine yönelmedikçe, gittiği her yerde aynı bilinçle karşılaşır.

Gerçek dönüşümün başlangıcında insanın kendisine karşı dürüst olabilmesi bulunur. Kendi korkularının farkına varması, hangi seçimlerini sevgiden, hangilerini menfaatten, hangilerini özgür iradesinden, hangilerini kabul görme ihtiyacından yaptığını görebilmesi gerekir.

İşte Cumhuriyet’in özgür düşünce anlayışıyla insanın içsel uyanışı arasında anlamlı bir bağ burada kurulabilir. Çünkü özgür düşünce, insanın yalnızca kendisine söylenenleri sorgulamasıyla sınırlı değildir; kendi zihninin ürettiği düşüncelere de sorgulayıcı bir açıklıkla yaklaşabilmesidir.

Aydınlanma, insanın kendisini her zaman haklı görme ihtiyacından uzaklaşabilmesiyle daha derin bir anlam kazanır.

Kibir, insanın kendi varlığını yaşamın merkezine yerleştirmesidir

İnsanın kendisini tanıma yolculuğunda karşılaşabileceği en büyük engellerden biri kibirdir. Çünkü kibir, insanın kendisi hakkında oluşturduğu düşünceyi sorgulamasını zorlaştırır. Kendi bildiklerini yeterli, kendi deneyimlerini benzersiz, kendi yorumlarını tartışılmaz gördüğünde, yaşamın kendisine sunduğu öğrenme imkânlarını da görmezden gelmeye başlayabilir.

Bazen birkaç kitap okuyan insan kendisini bilge, birkaç deneyim yaşayan insan kendisini rehber, kısa bir eğitim alan insan kendisini başkalarının yaşamında otorite olarak görebilir. Kendisini guru, hoca, üstat, koç ya da mentör olarak tanıtması, o sıfatların taşıdığı sorumluluğu da üstlendiği anlamına gelmez.

Oysa insanın kendi varoluşunu anlaması, yalnızca bildiklerinin artmasıyla gerçekleşmiyor. Bilmediklerinin büyüklüğünü fark edebilmesi, başkalarının deneyimlerine saygı duyabilmesi ve her yeni öğrenmeyle kendisini yeniden sorgulayabilmesi de gerekiyor.

Kibirli insan, kendi sesini o kadar yüksek duyar ki yaşamın kendisine fısıldadıklarını işitemez.

Bu yüzden insanın ruhsal yolculuğunda alçakgönüllülük, yalnızca ahlaki bir özellik olarak görülemez. Aynı zamanda insanın hakikatle kurduğu ilişkinin derinleşmesine hizmet eden bir bilinç halidir.

Kendisini yaşamın merkezine yerleştiren insan, başka varlıkların değerini kendi beklentileri üzerinden ölçmeye başlayabilir. Başkalarının başarılarını kendi eksikliği, başka insanların özgürlüğünü kendi gücüne yönelik tehdit, başkalarının bilgisini kendi otoritesine karşı bir meydan okuma olarak görebilir.

Oysa yaşamın bütünlüğü, tek bir insanın düşüncelerinden ve isteklerinden çok daha büyüktür.

İnsan bu bütünlüğü fark etmeye başladığında, başkalarının varlığının kendi varlığından daha az değerli olmadığını anlayabilir. Kendi özgürlüğünün başkalarının özgürlüğüyle birlikte anlam kazandığını, kendi mutluluğunun başka insanların acılarına duyarsız kalmayı gerektirmediğini, kendi başarısının başkalarının değersizleşmesine bağlı olmadığını keşfedebilir.

Ve tam da burada Cumhuriyet’in eşitlik ve insan onuru anlayışı, insanın varoluşsal yolculuğuyla buluşur.

İnsan sevgisinin yerini menfaat aldığında

İnsanlık tarihi boyunca maddi imkânlar yaşamın önemli bir parçası oldu. İnsan üretir, çalışır, kazanır, kendisinin ve sevdiklerinin yaşamını geliştirmek ister. Bütün bunlar yaşamın doğal ihtiyaçlarıdır.

Ancak insanın sahip olduklarıyla kurduğu ilişki, kendi varlığının merkezine yerleştiğinde, yaşamı değerlendirme biçimi de değişebilir. İnsanlar kendilerine sağlayabilecekleri faydalar üzerinden anlam kazanmaya, ilişkiler beklentiler üzerinden kurulmaya, dostluklar ve yakınlıklar kişisel menfaatlerin sınırları içinde değerlendirilmeye başlanabilir.

Bugün bu materyalist anlayışın yalnızca ekonomik yaşamda değil, insanın iç dünyasına yöneldiği alanlarda da kendisine yer bulabildiğini görüyoruz.

Sevgiyi anlatırken sevginin gerektirdiği özeni göstermeyen, birlikten söz ederken insanlar arasında ayrılıklar oluşturan, başkalarının gelişimine eşlik ettiğini söylerken onların güvenini kendi kazancının aracına dönüştüren insanların varlığı, ruhsallığın hangi niyetle yaşandığını sorgulamamızı gerektiriyor.

Çünkü insanın kullandığı sözcüklerle bilincinin derinliği her zaman aynı yerde bulunmaz.

Bir insan yaşam boyunca sevgiden söz edebilir ve yine de başkalarının acısını görecek duyarlılığı geliştirmemiş olabilir. Farkındalık üzerine konuşabilir, kendi davranışlarının sonuçlarına karşı duyarsız kalabilir. Özgürlük anlatabilir, başkalarının seçimlerine saygı göstermekte zorlanabilir.

İnsanın kendisini sevdiğini söylemesi kolaydır; sevginin içinde kendi bencilliğiyle karşılaşması ise cesaret gerektirir.

Sevgi, insanın yalnızca hoşuna giden davranışları kabul etmesi değildir. Başka insanların da kendisi gibi özgür bir varlık olduğunu fark edebilmesidir. Onların kendi düşünceleri, korkuları, umutları, seçimleri ve yaşamları olduğunu görebilmesidir.

İnsan başkalarının varlığına böylesi bir farkındalıkla yaklaşabildiğinde, ilişkilerini yalnızca kendi beklentileri üzerinden değerlendirmekten uzaklaşabilir.

Ve belki de varoluşun en derin öğretilerinden biri burada ortaya çıkar: İnsanın kendi yaşamını zenginleştirmesi, başka insanların yaşamını yoksullaştırmasını gerektirmez.

Atatürk’ün aydınlanma anlayışını insanın ruhsal özgürlüğüyle birlikte düşünmek

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleşen Cumhuriyet devrimlerini, insanın aklına, öğrenme yeteneğine ve kendi geleceğini kurabilme iradesine duyulan güvenle birlikte değerlendiriyorum.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan dönüşüm, insanın yurttaş olarak haklarının gelişmesine, eğitimin yaygınlaşmasına, bilimin ve aklın kamusal yaşamda daha güçlü bir yer edinmesine ve toplumun kendi geleceğini şekillendirebilmesine yönelik önemli kazanımlar getirdi.

Bu kazanımların insanın iç dünyasındaki karşılığını düşündüğümüzde, özgürlüğün yalnızca dışarıdan verilen bir imkân olmadığını da fark ediyoruz. İnsan sahip olduğu özgürlüğü nasıl kullandığıyla, başka insanların özgürlüğüne nasıl yaklaştığıyla ve kendi yaşamının sorumluluğunu ne kadar üstlenebildiğiyle de karşı karşıya gelir.

Bir insan düşüncelerini özgürce ifade edebildiği halde başka insanların düşüncelerine tahammül edemiyorsa, özgürlüğü yalnızca kendisine ait bir ayrıcalık olarak görüyor olabilir.

Eşitlikten söz ederken kendisini başkalarından üstün görüyorsa, eşitliğin düşünsel anlamını öğrenmiş olsa bile onu içselleştirmekte zorlanıyor olabilir.

Adaleti savunurken kendi menfaatine uygun olmayan gerçekleri görmezden geliyorsa, adaleti ortak bir değer olarak taşımanın sorumluluğuyla henüz yeterince yüzleşmemiş olabilir.

Cumhuriyet’in sunduğu hakların insan yaşamında kalıcı bir bilinç oluşturabilmesi için, bu hakların gerektirdiği karşılıklı sorumluluğun da anlaşılması gerekiyor.

Bir milletin özgürleşmesi tarihsel bir kazanımdır. O özgürlüğün kıymetini kavrayan insanların çoğalması ise nesiller boyunca emek verilmesi gereken bir aydınlanma yolculuğudur.

İnsan kendi düşüncesinin yanılabilir olduğunu kabul edebildiğinde, başkalarının bilgisine ve deneyimine daha büyük bir saygıyla yaklaşabilir. Kendi özgürlüğünün başkalarının haklarıyla birlikte var olduğunu fark ettiğinde, toplumun bütünlüğüne karşı daha derin bir sorumluluk hissedebilir.

Böylece Cumhuriyet’in kazanımları, yalnızca hukukta ve kurumlarda korunması gereken değerler olarak kalmaz; insanların günlük yaşamlarında da karşılık bulabilir.

Bir toplumun geleceği, çocuklarının bilincinde filizlenir

Bir milletin geleceğini düşündüğümde yalnızca kurulacak kurumları, yapılacak yatırımları, ekonomik gelişmeleri ya da teknolojik ilerlemeleri görmüyorum. Çocukların dünyaya hangi bilinçle baktığını, gençlerin insanın değerini hangi ölçülerle değerlendirdiğini, toplumun bilgiye, emeğe ve insan onuruna ne kadar saygı duyduğunu da düşünüyorum.

Çünkü bir çocuğa özgürlüğün anlamını öğretirken başkalarının özgürlüğüne saygı göstermiyorsak, o çocuk özgürlüğü yalnızca kendi isteklerini gerçekleştirebilmek olarak anlayabilir.

Bir gence eğitimin kıymetini anlatırken gerçek bilgiye ve emeğe saygı göstermiyorsak, o genç görünürlüğün bilgiden daha önemli olduğunu düşünebilir.

Toplumsal dayanışmadan söz ederken ilişkilerimizi yalnızca kişisel menfaatlerimiz üzerinden kuruyorsak, gelecek nesiller başkalarının varlığına karşı sorumluluk hissetmekte zorlanabilir.

Ve dürüstlükten söz ederken kendi yanlışlarımızı kabul etmekten kaçınıyorsak, insanlar haklı görünmenin gerçeğe sadık kalmaktan daha önemli olduğu yanılgısına kapılabilir.

Bir toplumun çocuklarına bırakabileceği en büyük miras, yalnızca özgür bir ülkede yaşama imkânı değildir. O özgürlüğün değerini anlayabilecek bir bilinç geliştirmelerine de destek olmaktır.

İşte Cumhuriyet’in geleceğini düşündüğümde, insanın iç dünyasındaki dönüşümün de bu nedenle önemli olduğuna inanıyorum.

Çünkü insan kendi bencilliğini fark ettiğinde paylaşmayı, kendi kibrini gördüğünde alçakgönüllülüğü, kendi duyarsızlığıyla yüzleştiğinde merhameti geliştirebilir. Kendi korkularını anlamaya başladığında başkalarının yaşamlarını kontrol etme ihtiyacından uzaklaşabilir.

Ve kendi varoluşunu yalnızca sahip oldukları üzerinden tanımlamaktan vazgeçtiğinde, yaşamın çok daha büyük bir bütünlük olduğunu keşfedebilir.

İnsan kendi içindeki ışığı keşfettiğinde

İnsanın binlerce yıllık arayışı, farklı dillerde, farklı kültürlerde ve farklı öğretilerde çok çeşitli biçimlerde anlatıldı. Kimi bunu kendini bilmek, kimi uyanış, kimi farkındalık, kimi özgürleşme olarak adlandırdı.

Bütün bu arayışların içinde beni en fazla etkileyen, insanın kendi varlığıyla gerçekten karşılaşabilme cesareti.

Çünkü kendisini tanımaya başlayan insan, yalnızca güzel yönlerini keşfetmez. Kendi kıskançlığıyla, bencilliğiyle, menfaatleriyle, korkularıyla, duyarsızlığıyla ve kibriyle de karşılaşabilir.

Bu karşılaşma her zaman kolay olmayabilir. İnsan bazen kendisi hakkında yıllarca taşıdığı düşüncelerin sarsıldığını hissedebilir. Kendisini haklı çıkarmak için oluşturduğu açıklamaların arkasındaki gerçek niyetleri görmeye başlayabilir.

Ancak bütün bunlar, insanın kendi varoluşunu daha derin bir farkındalıkla anlaması için kıymetli imkânlar oluşturabilir.

İnsanın karanlığını görmesi, karanlığa ait olduğu anlamına gelmez. Karanlığını fark edebilmesi, aydınlanmaya açılan kapılardan biridir.

Ve insan kendisine karşı dürüst olmayı öğrenebildiğinde, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde de daha gerçek bir yakınlık geliştirebilir. Kendisini sürekli ispatlamak zorunda hissetmediğinde başka insanların başarılarını daha içtenlikle takdir edebilir. Kendi yanlışını kabul etmekten korkmadığında, yaşamın kendisine sunduğu dersleri daha açık bir bilinçle karşılayabilir.

Bir insanın içindeki sevgi, başkalarının varlığını kontrol etmeye çalışmadan da derinleşebilir. Kendi özgürlüğünü korurken başka insanların özgürlüklerine saygı duyabilir. Yaşamın kendisine sunduğu maddi imkânları kullanırken o imkânları kendi değerinin tek ölçüsü haline getirmekten uzaklaşabilir.

Belki de insanın varoluşunda gerçek olgunluk, burada kendisini göstermeye başlar.

Cumhuriyet’in geleceği, insanın vicdanında da yaşam bulmalı

Cumhuriyet’in 103. yılında geçmişe baktığımda, Atatürk’ün öncülüğünde bir milletin kendi kaderine sahip çıkabilmesinin ne kadar önemli bir tarihsel dönüşüm olduğunu görüyorum. Bugüne baktığımda ise bu kazanımların insanın düşüncelerinde, ilişkilerinde ve toplumsal sorumluluğunda daha da derinleşmesine duyulan ihtiyacı hissediyorum.

Bizler Cumhuriyet’in sağladığı özgürlükleri yalnızca kendimiz için kullanmakla yetinmeyip, başkalarının da özgürce düşünebildiği, öğrenebildiği, gelişebildiği ve insan onuruna yakışır bir yaşam sürebildiği bir toplumun oluşmasına katkıda bulunabilmeliyiz.

Bilginin gösterişten, emeğin kolay kazanımlardan, sevginin menfaatten, özgürlüğün bencillikten, bilincin kibirden ayırt edilebildiği bir anlayışın gelişmesini önemsemeliyiz.

Ve belki de hepsinden önce, insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilme cesaretini koruması gerektiğini hatırlamalıyız.

Çünkü bir insan kendi içinde yaşadığı çelişkileri görmezden gelerek, kendisini sürekli yeni hikâyelerle haklı çıkararak ya da başkalarının eksiklikleriyle ilgilenerek bir ömür geçirebilir. Ancak gerçek anlamda özgürleşme imkânı, insanın kendi varlığına karşı dürüst olmaya başladığı yerde belirir.

İnsan, kendisini haklı çıkarmaya duyduğu ihtiyacın ötesine geçebildiğinde, hakikati görmeye biraz daha yaklaşır.

Ve hakikati görmeye başlayan insanın yaşamla kurduğu ilişki değişebilir. Başkalarının varlığına daha büyük bir saygıyla yaklaşabilir, kendi bilgisinin sınırlarını kabul edebilir, yaşamın kendisine sunduğu imkânları yalnızca kişisel menfaatlerine hizmet ettirmekten uzaklaşabilir.

Cumhuriyet’in bize açtığı aydınlanma yolunu, insanın bu içsel özgürleşme yolculuğuyla birlikte düşünmeyi kıymetli buluyorum.

Çünkü bir toplumun geleceğini gerçekten zenginleştirecek olan, yalnızca daha fazla bilen, daha fazla kazanan veya daha fazla görünür olan insanların çoğalması değildir. Kendi bilincini geliştirmeye istekli, başkalarının haklarına ve varlığına saygı duyan, özgürlüğün sorumluluğunu kavrayan insanların çoğalması da aynı ölçüde önemlidir.

Ve şimdi Cumhuriyet’in 103. yılında, bütün bu düşüncelerin ardından insanın kendi varlığına yöneltebileceği bir soru bırakmak istiyorum:

Bugün sahip olduğunuz bütün unvanlar, kazandığınız bütün maddi imkânlar, içinde bulunduğunuz çevreler ve kendiniz hakkında oluşturduğunuz bütün hikâyeler ortadan kalksa, geriye hangi bilinçle yaşayan bir insan kalırdı?

İnsan bu sorunun cevabını başkalarına anlatmak zorunda değildir. Çünkü bazı sorular, insanın yalnızca kendi sessizliğinde karşılık bulur.

Ve belki de o sessizlikte, yaşamı boyunca dışarıda aradığı özgürlüğün çok daha derin bir anlamını keşfedebilir.

Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet, bir milletin özgürlük ve aydınlanma yolculuğunda tarihsel bir kapı açtı. O kapının ardında nasıl bir insanlık geliştireceğimiz ise bugün bizim taşıdığımız sorumluluktur.

Çünkü bir milletin geleceğini yalnızca tarih yazmaz; o tarihin kazandırdığı değerleri anlayan ve yaşatan insanların ortak bilinci de şekillendirir.

Ve insanlığın gerçek aydınlanması, bir gün herkesin aynı düşünceyi benimsemesiyle gerçekleşmeyecek. İnsanların birbirlerinin farklılıkları içinde özgürlüğe, bilgiye, emeğe, vicdana ve insan onuruna saygı gösterebildiği bir yaşamın gelişmesiyle derinleşecek.

Cumhuriyet’in kazandırdığı değerlerin insanlığın ortak bilincinde daha da kök salması, özgürlüğün sevgiyle, bilginin alçakgönüllülükle, insanın insanla daha derin bir anlayış içinde buluşması dileğiyle…