
Ekim geldi.
Yılın onuncu kapısı sessizce açıldı.
Bazı zamanların insanın üzerinde açıklayamadığı bir ağırlığı vardır. Gökyüzü aynı gökyüzüdür, sokaklar aynı sokaklar, hayat görünürde kendi düzeninde akmaya devam eder. Yine de insanın içinde bir yer, zamanın değiştiğini bilir.
Çünkü ruh takvim kullanmaz.
Ruh eşikleri hisseder.
Ekim, dışarıdaki seslerin yavaşça uzaklaşıp içeride uzun zamandır duyulmayı bekleyenlerin belirginleştiği o eşiklerden biridir.
Doğa derin bir içe çekilişe hazırlanırken toprağın üzerinde duran her şey kendi köküyle yeniden buluşur. Görünen dünya sessizleşir. Görünmeyen dünya hareketlenir.
İnsan da bu döngünün içindedir.
Bedenimiz topraktan, suyumuz dünyanın sularından, ritmimiz göğün ritminden gelir. Bu yüzden mevsimler yalnızca penceremizin önünden geçmez.
İçimizden geçer.
Belki son günlerde sebepsiz sandığınız yorgunlukların, eski hatıraların, kapanmamış meselelerin, beklenmedik karşılaşmaların ve içinizde beliren o tarif edemediğiniz huzursuzluğun altında aynı çağrı vardır:
Kendine dön.
Bir süre dünyanın sizden ne beklediğini susturun.
Kim olduğunuz hakkında yıllardır anlattığınız hikayeyi de.
Adınızı…
Geçmişinizi…
Başarılarınızı…
Kayıplarınızı…
İnsanların sizi tanımladığı bütün kelimeleri…
Ve sessizce kalın.
Çünkü bütün bunların gerisinde hala yaşayan biri var.
Belki yıllardır onun adına karar verdiniz.
Onun adına sevdiniz.
Onun adına korktunuz.
Onun adına başarılar kazandınız.
Onun adına kayıplar yaşadınız.
Ancak kaç kez gerçekten onunla karşılaştınız?
Kendinizle.
İnsan bazen bir ömür boyunca kendi merkezinin çevresinde dolaşabilir.
Çok şey öğrenebilir.
Çok yere gidebilir.
Çok insan tanıyabilir.
Ruhsal yollar yürüyebilir.
Kitaplar okuyabilir, inzivalara girebilir, öğretiler öğrenebilir, büyük farkındalık cümleleri kurabilir.
Ve yine de kendi varlığının en sessiz odasına hiç girmemiş olabilir.
Çünkü o odanın kapısında bütün kimlikler bırakılır.
Orada alkış yoktur.
Seyirci yoktur.
Unvan yoktur.
Savunma yoktur.

İnsanın kendisiyle arasında yıllardır duran bütün gürültü sustuğunda geriye yalnızca çıplak bir varoluş kalır.
Ve insan ilk kez o sessizlikte şu gerçekle karşılaşır:
Hayat sandığımız kadar dışarıda yaşanmıyor.
Dışarıda gördüğümüz dünyanın büyük bir kısmını içeride taşıdığımız bilinçle karşılıyoruz.
Aynı olay iki insanın hayatında iki ayrı dünya yaratıyor.
Aynı sessizlik birine huzur, diğerine korku oluyor.
Aynı ayrılık birini dağıtırken diğerinin içinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açıyor.
Aynı sevgi birinde teslimiyet, diğerinde sahip olma arzusuna dönüşüyor.
Çünkü insan yalnızca dünyaya bakmıyor.
Kendisinin içinden dünyaya bakıyor.
Ve baktığımız pencereyi temizlemeden gördüğümüz manzarayı değiştirmeye çalışıyoruz.
Belki insanlığın yorgunluğu tam burada başladı.
Dünyayı değiştirmek için çok uğraştık.
Sistemler kurduk.
İnançlar kurduk.
Sınırlar çizdik.
İdeolojiler ürettik.
Teknolojiyi büyüttük.
Bilgiyi çoğalttık.
Gökyüzünün ötesine araçlar gönderdik.
Ancak insanın kendi içine yaptığı yolculuk hala tamamlanmadı.
Bugün insanlık dış dünyaya hiç olmadığı kadar bağlı, kendi özüne ise hiç olmadığı kadar yabancı yaşayabiliyor.
Binlerce insanla aynı anda bağlantı kurabiliyor ve kendi kalbinin ne söylediğini duymakta zorlanabiliyor.
Her soruya saniyeler içinde cevap bulabiliyor ve gece tek başına kaldığında içinden yükselen tek bir sorunun karşısında saatlerce sessiz kalabiliyor:
Ben bu hayatı gerçekten yaşıyor muyum?
Bu soruyu hemen cevaplamayın.
Bırakın içinizde biraz dolaşsın.
Çünkü bazı sorular zihne cevap vermesi için bırakılmaz.
Ruhun kilitli odalarını bulması için bırakılır.
Ekim’in sessizliği biraz da bunun içindir.
Yıl boyunca biriktirdiklerinizin arasından size ait olan sesi duyabilmeniz için.
Kimleri taşıdığınızı fark etmeniz için.
Hangi sözlerin hala içinizde yaşadığını görmeniz için.
Çocukken size söylenen hangi cümlenin bugün verdiğiniz kararların içinde konuştuğunu duymanız için.
Kimin sevgisini hala kazanmaya çalıştığınızı…
Kimin karşısında hala kendinizi kanıtladığınızı…
Kimin gidişini hala bugünün insanlarından çıkarmaya çalıştığınızı…
Hangi eski yaranın artık karakteriniz gibi konuştuğunu fark etmeniz için.
İnsanın kaderi bazen büyük olayların içinde saklanmaz.
Farkında olmadan tekrar ettiği küçük seçimlerin içinde yaşar.
Aynı insanları seçer.
Aynı yerden incinir.
Aynı korkuyla geri çekilir.
Aynı boşluğu başka yüzlerle doldurur.
Sonra buna kader der.
Oysa bir gün farkındalık gelir ve döngünün tam ortasında insan durur.
İşte o an çok kıymetlidir.
Çünkü bir döngüyü görmek, onun içindeki bilinçsiz yürüyüşün sona ermeye başladığı yerdir.
Ve belki Ekim bu yıl size tam olarak bunu getirdi:
Görme cesareti.
Kendinizi yargılamadan görmek.
Gölgenizi kovmadan görmek.
Işığınızı küçültmeden görmek.
Sevginizi, öfkenizi, arzunuzu, korkunuzu, gücünüzü, kırılganlığınızı aynı varlığın içinde tutabilmek.
İnsan bütünlüğe yaklaştıkça kendi parçalarıyla savaşmayı bırakır.
İçerideki savaş sustuğunda dünya da başka görünmeye başlar.
Çünkü bilinç değiştiğinde aynı hayatın anlamı değişir.
Belki insanlığın uyanışı da bir gün büyük bir olay olarak gerçekleşmeyecek.
Sessizce başlayacak.
Bir insan kendisini gerçekten gördüğünde…
Bir insan yıllardır taşıdığı korkuyu çocuğuna aktarmadan durabildiğinde…
Bir insan incindiği halde sevgisini zehre dönüştürmediğinde…
Bir insan gücü eline geçtiğinde onu hükmetmek için kullanmadığında…
Bir insan haklı olmanın hazzından vazgeçip karşısındakini gerçekten duyduğunda…
Bir insan toprağa bastığında üzerinde yürüdüğü şeyin canlı olduğunu yeniden hissettiğinde…
Bir insan aynaya baktığında kendisine yıllardır anlattığı hikayenin arkasındaki varlığı gördüğünde…
Dünyanın görünmeyen dokusunda bir şey değişir.
Çünkü bilinç bulaşıcıdır.
Bir insanın huzuru başka bir insanın sinir sistemine dokunur.
Bir insanın cesareti başka bir insana kendi kapısını açtırır.
Bir insanın hakikati, yanında duran insanın maskesini ağırlaştırır.
Ve bazen tek bir insanın gerçekten uyanması, yüzlerce insana kendi uykusunu fark ettirir.
Bu yüzden Ekim’i yaşayın.
Yavaşlayarak.
Dinleyerek.
Gökyüzüne biraz daha uzun bakarak.
Bir ağacın önünden geçerken onun da sizinle aynı büyük döngünün içinde olduğunu hatırlayarak.
Sevdiğiniz bir insanın yüzüne, onu son kez görüyormuş gibi dikkatle bakarak.
Bedeninize dokunarak.
Toprağa basarak.
Sessizliğin içinde biraz daha uzun kalarak.
Ve gecenin bir yerinde kendinize şu soruyu bırakarak:
Bu dünyaya gelmeden önce kim olduğumu hatırlayabilseydim, bugün hayatımda neyi başka türlü yaşardım?
Cevap aramayın.
Bazı cevaplar kelimeler halinde gelmez.
Bazen bir huzursuzluk olur.
Bazen bir gözyaşı.
Bazen yıllardır gitmeye cesaret edemediğiniz bir yerden kalkma gücü.
Bazen bir insanı ilk kez gerçekten affetmek.
Bazen sarılmak.
Bazen susmak.
Bazen yalnızca gökyüzüne bakarken içinizden yükselen tarifsiz bir tanıdıklık hissi…
Sanki çok uzun zamandır bildiğiniz bir şeyi yeniden hatırlamışsınız gibi.
İşte orada biraz kalın.
Çünkü insanın en kadim yolculuğu ileriye doğru olmayabilir.
Derine doğrudur.
Ve yeterince derine indiğinizde yalnızca kendinizi bulmazsınız.
Orada ağacı bulursunuz.
Toprağı.
Atalarınızı.
Sevdiğiniz insanları.
Hiç tanımadığınız insanları.
Gökyüzünü.
Yaşamı.
Ve bütün bu ayrı görünen varoluşun altında sessizce atan o tek büyük nabzı…
Belki Ekim’in sırrı da burada saklıdır.
Dünya yavaşça sessizleşirken,
varoluşun kalp atışını yeniden duyabilecek kadar sessizleşebilmek.
Hoş geldin Ekim.
Hatırlamaya hazır olanların kapısı çoktan açıldı.
