İnsan En Çok Kime Küser Biliyor musun?

Kendisine… Çünkü ruhundan uzak düşen insan, önce kendi kalbini terk eder. Sonra dünyayı soğuk, insanları uzak, sevgiyi eksik sanmaya başlar.

Bayramlar bir zamanlar yalnızca takvimde duran günler değildi.

Ruhun yavaşladığı zamanlardı.

Evlerin içinde başka bir ışık yanardı. İnsanlar yalnızca birbirini ziyaret etmezdi; birbirinin kalbine yaklaşırdı. Bir annenin mutfakta sessizce hazırladığı sofrada yılların sevgisi olurdu. Bir babanın bakışında, söyleyemediği ama hissettirdiği bir aidiyet saklı olurdu. Çocuklar yalnızca şeker toplamazdı; görünmeden büyüyen sevginin içinde kök salardı.

Çünkü insan…

ait olduğu yerde huzur bulur.

Bugünse dünya başka bir bilinçten geçiyor.

İnsanlar artık birbirine yaklaşmıyor; birbirinin etrafında dönüyor. Aynı evde yaşıyorlar ama birbirlerinin ruhuna değemiyorlar. Aynı sofraya oturuyorlar ama içlerinden geçenleri gerçekten paylaşamıyorlar. Ve zamanla herkes kendi içine çekiliyor.

Sonra insan buna “hayat” diyor.

Oysa ruh biliyor…

insan yorulmuyor yalnızca.

İçindeki hakikatten uzaklaşıyor.

Ve insan en çok kendisinden uzaklaştığında küsüyor hayata.

Bazıları yıllardır annesine kırgın.
Bazıları babasına.
Bazıları sevdiğine.
Bazıları geçmişine.
Bazıları çocukluğuna.
Bazılarıysa sessizce Tanrı’ya…

Fakat derine indiğinde bütün kırgınlıkların merkezinde başka bir şey duruyor:

İnsanın kendisiyle kuramadığı bağ.

Çünkü insan kendi ruhuna yaklaşamadığında sevgiyi taşıyamıyor. Sürekli savunuyor kendisini. Sürekli açıklıyor. Sürekli haklı çıkmaya çalışıyor. Kalbinin etrafına görünmeyen duvarlar örüyor. Ve o duvarların adına zamanla “karakter” demeye başlıyor.

Oysa ruh…

duvar sevmez.

Yakınlık ister.

Gerçek temas ister.

İçten bir bakışın içinde çözülmek ister.

Belki de bu yüzden bugün dünyanın her yerinde aynı yalnızlık büyüyor. İnsanlar birbirini görüyor ama hissetmiyor. Birbirini duyuyor ama dinlemiyor. Aynı yatakta uyuyor ama aynı ruh frekansında buluşamıyor.

Çünkü insanın kalbi kapanmaya başladığında dünya da onun için sessizleşiyor.

Ve sonra bayram geliyor…

Fakat insanın içindeki savaş bitmediğinde hiçbir kalabalık ona huzur veremiyor.

Çünkü gerçek bayram…

insanın kendi ruhuna yeniden yaklaşabildiği yerde başlıyor.

Bir annenin elini tutarken gerçekten hissedebildiğinde…

Babanın sessizliğinde kendi kökünü duyabildiğinde…

Kırıldığın insanın gözlerine baktığında onun da kendi yaralarıyla yaşadığını görebildiğinde…

Ve en önemlisi…

yıllardır kendinden neden bu kadar uzak düştüğünü fark ettiğinde…

Çünkü insan kendisini affetmeden kimseyle tam anlamıyla barışamıyor.

Kendini sevmeyen insan sevgiyi taşıyamıyor.

Kendi ruhuna yabancılaşan insan dünyanın hiçbir yerinde gerçekten “evinde” hissedemiyor.

Belki de bu yüzden bazı insanlar bayramlarda daha çok yalnız hissediyor kendisini.

Çünkü ruh…

ait olduğu yere dönmek istiyor.

Ve insanın gerçek evi bir şehir değil.

Bir ilişki değil.

Bir başarı değil.

İnsanın gerçek evi…

kendi özüdür.

Bütün kadim öğretiler aslında tek bir şeyi fısıldıyordu:

İnsan kendinden uzaklaştıkça dünya ağırlaşır.

Kendi ruhuna yaklaştıkça hayat yumuşamaya başlar.

Belki bu bayram ilk kez gerçekten durursun.

Telefonunu değil, kalbini açarsın.

Haklı olmayı değil, hissetmeyi seçersin.

Ve yıllardır içinde taşıdığın o görünmeyen kırgınlığın altında…

yalnızca sevilmek isteyen yorgun bir ruh olduğunu fark edersin.

İşte o an…

bayram gerçekten başlar.