İnsan Kendisinden Ne Kadar Uzaklaşabilir?

Bazen insan dünyayı dolaşır, şehirler değiştirir, ilişkiler değiştirir, hayatlar değiştirir. Sonunda fark ettiği şey ise hep aynı olur: Kaçtığı yer hiçbir zaman dünya değildir. Kaçtığı yer kendi kalbidir.

Yıllardır aynı manzaraya tanıklık ediyorum.

İsimler değişiyor. Yaşlar değişiyor. Hikâyeler değişiyor. Bir gün bir iş insanı oturuyor karşımda, ertesi gün bir anne, sonraki hafta bir sanatçı, bir doktor, bir öğretmen ya da hayatının tam ortasında yönünü kaybetmiş olduğunu hisseden bir başka insan. İlk bakışta birbirlerine hiç benzemiyorlar. Hayatları farklı, geçmişleri farklı, hayalleri farklı. Fakat biraz sessizlik oluştuğunda ve insan gerçekten konuşmaya başladığında, bütün hikâyelerin altında aynı yaranın attığını görmeye başlıyorum.

Bu yara başarısızlık değil.

Bu yara sevgisizlik de değil.

Bu yara para eksikliği hiç değil.

Bu yara, insanın kendisinden uzaklaşması.

Modern dünya bunu fark etmeyi zorlaştırıyor. Çünkü insana sürekli dışarıyı gösteriyor. Daha iyi bir hayatı, daha güzel bir bedeni, daha büyük bir başarıyı, daha mutlu görünen insanları, daha çok parayı, daha çok seyahati, daha çok deneyimi… İnsan zamanla gözlerini kendi ruhundan çekip dünyanın vitrinine çevirmeye başlıyor. Ve vitrine ne kadar uzun süre bakarsa, kendi içindeki sesi o kadar az duymaya başlıyor.

Sonra bir gün açıklayamadığı bir yorgunluk geliyor.

Beden yorgun değil aslında.

Ruh yoruluyor.

İnsan bunu ilk başta anlayamıyor. Bir tatil yaparsa geçeceğini düşünüyor. Yeni bir ilişki başlarsa düzeleceğini sanıyor. Yeni bir işe girerse, başka bir eve taşınırsa, başka bir şehirde yaşamaya başlarsa içindeki sıkışmanın çözüleceğine inanıyor. Fakat nereye giderse gitsin aynı duygunun kendisiyle birlikte geldiğini fark ediyor.

Çünkü insan gölgesinden kaçabilir mi?

Kendi kalbinden uzaklaşabilir mi?

Ruhundan daha uzağa gidebilir mi?

İşte bu yüzden kadim öğretmenler insanın en büyük yolculuğunun dışarıya doğru değil, içeriye doğru olduğunu söylemişlerdir. İnsanlık tarihindeki bütün büyük arayışların merkezinde bu vardır. Bir mağaranın sessizliğine çekilen bilge de bunu arıyordu. Çölün ortasında günlerce yürüyen derviş de. Dağın zirvesinde tek başına oturan keşiş de. Amazon ormanlarının derinliklerinde bitkilerle konuşmayı öğrenen şifacı da.

Hepsi aynı sorunun peşindeydi:

“Ben kimim?”

Bu soru kulağa çok basit gelir.

Oysa insanın hayatı boyunca gerçekten cevaplayamadığı tek soru budur.

Çünkü çoğu insan kim olduğunu değil, kim olması gerektiğini öğrenerek büyür.

İyi evlat olmayı öğrenir.

Başarılı olmayı öğrenir.

Sevilmeyi öğrenir.

Takdir edilmeyi öğrenir.

Kabul görmeyi öğrenir.

Fakat kendisi olmayı öğrenemez.

Ve yıllar geçtikçe taşıdığı kimliklerle kendi özü arasındaki mesafe büyümeye başlar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünürken içeride açıklayamadığı bir boşluk oluşur. İnsan işte o boşluğu doldurmak için daha çok çalışır, daha çok tüketir, daha çok sahip olmaya çalışır. Fakat ruhun açlığını dünyanın sunduğu hiçbir şey doyuramaz.

Çünkü ruh ekmek istemez.

Ruh hatırlamak ister.

İşte yıllardır meditasyon alanlarında, gecenin derin saatlerinde gözlerini kapatıp sessizliğin içine oturan insanlarda gördüğüm şey tam olarak buydu. İnsan sustuğunda ilk başta zihninin sesini duyar. Geçmiş konuşur. Korkular konuşur. Endişeler konuşur. Planlar konuşur. Sonra biraz daha derine inilir. Biraz daha beklenir. Biraz daha kalınır. Ve sonunda zihnin altında başka bir alan görünmeye başlar.

Orada bir sessizlik vardır.

Fakat bu boş bir sessizlik değildir.

Canlıdır.

Bilgedir.

Beklemektedir.

İnsanın doğduğu günden beri içinde taşıdığı fakat çoğu zaman duymadığı o kadim ses oradadır.

Bazıları buna ruh der.

Bazıları öz.

Bazıları hakikat.

İsim önemli değildir.

Önemli olan onun hep orada olmasıdır.

Ve belki de insanın bütün acısı buradan doğuyordur. Çünkü ruh hiçbir zaman insanı terk etmez. İnsan kendi özünden uzaklaştığında bile ruh onunla yürümeye devam eder. Bu yüzden insan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, içinde sürekli eve dönmek isteyen bir taraf hisseder. Bazen bir özlem olarak çıkar bu karşısına. Bazen bir boşluk olarak. Bazen açıklayamadığı bir hüzün olarak. Bazen de gecenin bir vakti sebepsiz yere gökyüzüne bakarken hissettiği bir çağrı olarak.

Belki bu yüzden son yıllarda bu kadar çok insan ruhsal uyanışı, meditasyonu, farkındalığı ve içsel dönüşümü araştırıyor. Aradıkları şey yeni bir bilgi değil aslında. Yeni bir inanç da değil. İnsanların büyük kısmı kaybettikleri bir şeyi bulmaya çalışmıyor.

Hatırlamaya çalışıyor.

Çünkü ruh bilir.

İnsan nereye giderse gitsin, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar farklı hayatlar yaşamaya çalışırsa çalışsın, günün birinde yine kendi kapısına gelecektir.

Ve o kapının üzerinde tek bir cümle yazacaktır:

“Hoş geldin.

Uzun zamandır seni bekliyordum.”