
Yaşamla Savaşmayı Bıraktığınızda Ne Değişir?
Yaşamın bütün renklerine kalbinizi açmak ve varoluşla yeniden buluşmak
Bir gün yaşamın tam ortasında, hiçbir hazırlığınız yokken, kendinize şu soruyu sorduğunuzu hayal edin: Ben yaşamı gerçekten seviyor muyum, yoksa yalnızca istediğim gibi gerçekleştiğinde mi seviyorum?
Sevdiğimiz insanlar yanımızdayken, işlerimiz yolunda giderken, bedenimiz sağlıklıyken, geleceğimiz güvenli görünürken yaşama sevgiyle yaklaşmak kolaydır. Peki, beklentilerimiz gerçekleşmediğinde, sevdiğimiz bir insan uzaklaştığında, bütün planlarımız değiştiğinde veya hayat bize anlamakta zorlandığımız bir deneyim sunduğunda içimizde ne olur? Yaşamla kurduğumuz sevgi bağı devam eder mi, yoksa içimizde sessiz bir itiraz mı yükselir?
İnsanın varoluşla ilişkisinin gerçek derinliği, tam da bu soruların cevaplarında saklıdır.
Çoğumuz yaşamı kabul ettiğimizi düşünürüz. Ancak dikkatle baktığımızda kabulümüzün görünmez koşullarla çevrili olduğunu fark edebiliriz. İnsanların bizim beklentilerimize göre davranmasını, ilişkilerin hayal ettiğimiz gibi sürmesini, emeklerimizin istediğimiz sonuçları vermesini, geleceğin zihnimizde tasarladığımız biçimde gerçekleşmesini isteriz.
Ve yaşam kendi yolundan akmaya başladığında onunla mücadele ederiz.
Oysa varoluşun bizim düşüncelerimizden, beklentilerimizden ve arzularımızdan çok daha büyük bir akışı vardır. Mevsimler değişir, nehirler yön bulur, çiçekler açar ve solar, gece gündüze dönüşür. Yaşamın içinde doğum kadar ölüm, kavuşma kadar ayrılık, sevinç kadar hüzün de yer alır.
İnsan bütün bu hareketin içinde kendi yaşamını deneyimlerken bazen çok önemli bir gerçeği unutur: Yaşam, yalnızca sevdiğimiz deneyimlerden oluşan bir yolculuk değildir.
Koşulsuz kabul, yaşamı yalnızca beklentilerimizi karşıladığında sevmekten özgürleşerek varoluşun bütünlüğüne kalbimizi açabilmektir.
Bu kabul, insanın yaşadığı her olaydan memnun olması veya değiştirebileceği koşullara boyun eğmesi anlamına gelmez. Yaşamda gerçekleşenleri olduğu gibi görebilmek, duygularımızı tanıyabilmek ve gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi bilinçli bir yerden yeniden değerlendirebilmektir.
İnsanın yaşamla savaşmayı bırakması, kendi iradesinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Bazen en güçlü kararlarımız, yaşadığımız gerçeği bütün açıklığıyla kabul ettiğimizde doğar.
Yaşamın Akışıyla Neden Mücadele Ediyoruz?
Bir nehri düşünün. Kaynağından doğar, dağların arasından geçer, taşlarla karşılaşır, bazen hızlanır, bazen yavaşlar. Kimi zaman berrak, kimi zaman bulanık akar. Ancak bütün bu değişimlerin içinde kendi yolculuğunu sürdürür.
İnsanın yaşamı da buna benzer.
Çocukluğumuzdan itibaren yaşamın nasıl olması gerektiğine dair düşünceler geliştiririz. Başarılı olacağımız zamanı, mutlu olacağımız koşulları, seveceğimiz insanları, kuracağımız ilişkileri ve ulaşacağımız hedefleri zihnimizde şekillendiririz.
Bütün bunlar insanın hayal kurma ve geleceği tasarlama yeteneğinin doğal parçalarıdır.
Ancak zihnimizde yarattığımız yaşamla gerçekleşen yaşam arasında bir fark oluştuğunda, bu farkı her zaman kolaylıkla kabul edemeyiz.
Bir insanın bizi sevmesini isteriz. Sevgisini beklediğimiz biçimde göstermediğinde inciniriz.
Bir başarının bizi mutlu edeceğine inanırız. Başarıya ulaştığımızda zihnimiz yeni bir hedefe yönelir.
Bir ilişkinin sonsuza kadar sürmesini dileriz. İlişki değiştiğinde, bazen yaşanan değişimden çok, değişimin gerçekleşmiş olmasına karşı verdiğimiz mücadeleyle yoruluruz.
Burada insanın kendi içinde fark etmesi gereken önemli bir ayrım bulunuyor.
Yaşadığımız deneyimin yarattığı acı ile o deneyimin gerçekleşmiş olmasına karşı gösterdiğimiz direnç aynı değildir.
Bir kayıp yaşadığımızda üzülmemiz doğaldır. Bir haksızlıkla karşılaştığımızda öfkelenebiliriz. Sevdiğimiz bir insanla yollarımız ayrıldığında yas tutabiliriz.
Bütün bu duygular insan olmanın içindedir.
Ancak zihnimiz sürekli geçmişe dönerek yaşananların başka türlü gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğünde, bugünkü yaşamımızla ilişkimiz de etkilenir.
Dün yaşananları değiştirmek için zihnimizde yüzlerce farklı senaryo oluşturabiliriz. Söyleyemediğimiz sözleri tekrar edebilir, verilmiş kararları sorgulayabilir, artık geride kalmış bir anın içinde yaşamaya devam edebiliriz.
Geçmişte yaşanan olay aynı kalırken, onunla kurduğumuz ilişki bugünümüzü belirlemeyi sürdürebilir.
İşte kabulün özgürleştirici yönlerinden biri burada ortaya çıkar.
İnsan geçmişi değiştiremediğini kabul ettiğinde, geçmişin bugününü nasıl şekillendirdiği üzerinde daha bilinçli seçimler yapmaya başlayabilir.
Şimdi kendinize sorun:
Yaşamımda gerçekleşmiş olduğu halde hâlâ gerçekleşmemiş olmasını istediğim ne var?
Hangi deneyimin değişmesini beklediğim için bugünümü ertelemeye devam ediyorum?
Yaşadığım olayın acısıyla mı karşı karşıyayım, yoksa o olayın yaşanmış olmasına duyduğum dirençle mi?

Bu soruların cevaplarına yaklaşırken kendinize zaman tanıyın. Bazen yaşamla kurduğumuz mücadeleyi fark etmek bile içimizde yeni bir özgürlük alanı oluşturabilir.
Kabul, İnsanın İçinde Açılan Bir Kapıdır
Kendimizi düşünün.
Yıllardır bu bedenin içinde yaşıyoruz. Her gün aynı gözlerle dünyaya bakıyor, aynı kalbin atışını taşıyor, aynı yaşamın içinde değişiyor ve gelişiyoruz.
Ancak kendimize karşı ne kadar kabul doluyuz?
Bedenimizi, yaşımızı, geçmişimizi, duygularımızı ve bugün olduğumuz insanı gerçekten kabul edebiliyor muyuz?
Çoğu zaman kendimize, bir başkasına söylemeyeceğimiz kadar ağır sözler söyleyebiliyoruz.
Hatalarımızı tekrar tekrar hatırlatıyor, yeterince başarılı olmadığımızı düşünüyor, başkalarının yaşamlarıyla kendimizi karşılaştırıyoruz.
Bazen kendi mutluluğumuzu bile gelecekte ulaşacağımız bir koşula bağlıyoruz.
Daha başarılı olduğumda…
Daha çok sevildiğimde…
Bütün korkularımı aştığımda…
Daha yüksek bir bilince ulaştığımda…
Oysa yaşam bütün bu beklentilerin gerçekleşmesini beklemeden akmaya devam ediyor.
İnsan, kendi varlığını sürekli gelecekteki bir ideale göre değerlendirdiğinde bugün taşıdığı güzellikleri görmekte zorlanabilir.
Burada kabulün çok derin bir anlamı var.
Kendinizi kabul etmek, geçmişinizdeki bütün kararları doğru bulmak anlamına gelmez. Hatalarınızın sorumluluğunu alabilir, davranışlarınızı değiştirebilir, yeni bilgiler öğrenebilir ve yaşamınızın yönünü yeniden belirleyebilirsiniz.
Bütün bunları yaparken kendinize duyduğunuz sevgi ve saygıyı korumanız mümkündür.
Kendi varlığınızla kurduğunuz ilişki, sürekli bir yargılama alanından anlayış ve farkındalık alanına dönüşebilir.
Ve bu dönüşüm, yaşamınızın başka alanlarına da yansıyabilir.
Çünkü insan kendisine nasıl yaklaşıyorsa, çoğu zaman yaşamın geri kalanına da benzer bir yerden yaklaşır.
Kendi kırılganlığını kabul edebilen biri, başkasının kırılganlığını anlamaya daha yakın olabilir. Kendi duygularını tanıyabilen biri, başkalarının duygularını daha dikkatle dinleyebilir.
Kendimize duyduğumuz kabul derinleştikçe, yaşamın çeşitliliğine açılabildiğimiz alan da genişleyebilir.
Sevgi, Kabulün İçinde Çiçeklenir
Bir insanı sevdiğinizi düşünün.
Onunla birlikteyken kendinizi mutlu hissediyor, varlığına değer veriyor, yaşamınızı paylaşmaktan sevinç duyuyorsunuz.
Peki, sevdiğiniz insanın sizin beklentilerinizden farklı bir tercihi olduğunda ne hissediyorsunuz?
Sizin gibi düşünmediğinde, sizin kadar yakınlık istemediğinde, kendi yolunu seçtiğinde sevginiz nasıl bir biçim alıyor?
İşte sevginin içinde kabulün anlamı burada derinleşiyor.
Bir insanı sevmek, onun bütün davranışlarını onaylamak veya kendi ihtiyaçlarımızdan vazgeçmek değildir. Sevdiğimiz insanın da kendi düşünceleri, duyguları, geçmişi, sınırları ve yaşam yolculuğu olduğunu görebilmektir.
Bazen sevdiğimiz insanı anlamak yerine onun bizim gibi düşünmesini bekleriz.
Bazen sevgiyi, karşımızdaki insanın bize ne kadar uyum sağladığıyla ölçeriz.
Bazen de kaybetme korkumuzla sevgiyi birbirine karıştırabiliriz.
Oysa kabul, sevginin içindeki sahip olma arzusunu fark edebilmemize yardımcı olur.
Karşımızdaki insanı değiştirme ihtiyacımızın hangi korkularımızdan doğduğunu anlayabiliriz.
Kendi ihtiyaçlarımızı dile getirirken onun özgürlüğüne de saygı gösterebiliriz.
Ve sevginin, iki insanın birbirlerinin kimliğini kaybettiği bir birleşme yerine, birbirlerinin varlığına bilinçli olarak eşlik ettiği bir yakınlık olabileceğini keşfedebiliriz.
Bir düşünün.
Sevdiğiniz bir insanın sizin istediğiniz gibi davranmasını beklemeden onun varlığına sevgiyle yaklaşabildiğinizde ilişkinizde neler değişebilir?
Bir insanı anlamaya çalıştığınızda, onun üzerinde haklı çıkmaya çalıştığınız anlardan farklı olarak ne hissedersiniz?
Ve en önemlisi, kendinizi bütün yönlerinizle kabul etmeye başladığınızda sevginizi nasıl yaşarsınız?
Sevginin içinde kabul büyüdükçe, insanın başka bir insanı gerçekten görebilme kapasitesi de büyür.
Mutluluğu Kabul Etmeye Hazır mısınız?
İnsanın yaşamla kurduğu ilişkide çoğu zaman gözden kaçırdığı bir başka konu da mutluluğu kabul edebilme kapasitesidir.
İnsanların pek çoğu mutlu olmak istediğini söyler. Daha huzurlu bir yaşam, daha sevgi dolu ilişkiler, daha güzel deneyimler arzu eder.
Ancak mutluluk geldiğinde onun içinde kalmak her zaman kolay olmayabilir.
Bazen güzel bir gün geçirirken zihnimiz yarın karşılaşabileceğimiz sorunlara yönelir.
Bazen sevildiğimiz halde bir gün terk edileceğimizden korkarız.
Bazen başarımızı kutlamak yerine henüz başaramadıklarımızı düşünürüz.
Bazen de yaşamımızdaki güzelliklerin bize fazla geldiğini hissederiz.
İnsanın alıştığı düşünceler, duygular ve deneyimler, mutluluğu nasıl yaşadığını da etkileyebilir.
Uzun yıllar boyunca kendisini yetersiz görmüş biri, kendisine sunulan sevgiyi kabul ederken zorlanabilir. Sürekli mücadele etmek zorunda kalmış biri, huzurlu anlarda bile kendisini tetikte hissedebilir.
İşte burada kabulün başka bir yönüyle karşılaşırız.
Mutluluğa izin vermek.
Kendimize güzel deneyimleri hak edip etmediğimizi sormadan, yaşamın sunduğu sevinçleri fark edebilmek.
Başarılarımızı küçümsemeden kutlayabilmek.
Sevildiğimizde bu sevginin varlığını hissedebilmek.
Güzel bir anı yaşarken onun sona ereceği düşüncesiyle bugünkü güzelliği gölgelememek.
Ve bazen yalnızca gülebilmek.
Bütün kalbimizle, hiçbir neden aramadan, yaşamın içinde olmanın sevincini hissederek gülebilmek.
Kahkaha, insanın varoluşla kurduğu ilişkinin en doğal ifadelerinden biridir. Bir çocuğun içten kahkahasına baktığınızda, yaşama nasıl bütünüyle katıldığını görebilirsiniz.
İnsan büyüdükçe bu doğallığı unutabilir.
Kendisini fazla ciddiye alabilir.
Her davranışını değerlendirmeye, her duygusunu kontrol etmeye, her deneyimini anlamlandırmaya çalışabilir.
Oysa bazen yaşamın bütün anlamı, içinde bulunduğumuz anı bütün varlığımızla yaşayabilmektir.
Yaşamı kutlamak, her zaman olağanüstü bir neden gerektirmez. Bazen yaşadığımızı hissedebilmek, kutlamanın kendisidir.
Gözyaşlarınızı da Kabul Edebilir misiniz?
Mutluluk kadar hüzün de yaşamın içindedir.
Bazen sevdiğimiz bir insana veda ederiz. Bazen emek verdiğimiz bir yolculuk beklediğimiz gibi sonuçlanmaz. Bazen yaşam, anlamakta zorlandığımız bir kayıpla karşılaştırır bizi.
Bütün bu deneyimlerde insanın kalbi farklı duygulardan geçer.
Üzülebilir, korkabilir, öfkelenebilir, özlem duyabilir.
Ve bazen gözyaşları, kelimelerin anlatamadığı derinliği ifade eder.
Kabulün gerçek anlamı, yaşamın yalnızca güzel bulduğumuz yönlerine açık olmakla sınırlı değildir.
Hüznümüzün de insanlığımızın bir parçası olduğunu görebilmektir.
Gözyaşlarını zayıflık olarak değerlendirmeden ağlayabilmek, içimizde yaşanan duygulara yer açabilmektir.
Bazen bir gözyaşı, sevginin başka bir dilidir.
Kaybettiğimiz bir insanın ardından ağladığımızda, onun yaşamımızdaki yerini ve bizim için taşıdığı anlamı da hissedebiliriz.
Bir vedanın ardından duyduğumuz özlem, geçmişte yaşanmış bir yakınlığın içimizde bıraktığı izleri taşıyabilir.
Ve insan, bütün bu duyguların içinde yaşamla bağını yeniden kurabilir.
Şimdi kendinize sorun:
Yaşamımda hangi hüznü kabul etmekte zorlanıyorum?
Hangi gözyaşlarını yıllardır kendimden saklıyorum?
Güçlü görünme çabamın ardında duyulmayı bekleyen hangi duygular var?
Bugün kendi hüznüme, sevdiğim bir insanın hüznüne yaklaştığım kadar şefkatle yaklaşabilir miyim?
Bazen insanın içindeki huzur, bütün hüzünlerinin sona ermesiyle değil, onların varlığını da taşıyabileceğini fark etmesiyle derinleşir.
Yaşamın bütün renklerini kabul eden insan, kendi insanlığının bütünlüğüyle karşılaşır.
Ölümü Kabul Etmek, Yaşamı Daha Derin Sevmektir
Ölüm, insanın varoluşuyla ilgili en büyük sorulardan biridir.
İnsan yaşamı boyunca pek çok bilinmezlikle karşılaşır. Ancak ölümün bir gün gerçekleşeceği gerçeği, hepimizin ortak deneyiminin bir parçasıdır.
Buna rağmen çoğu zaman ölüm düşüncesinden uzak durmayı tercih ederiz.
Gelecekte çok uzun yıllarımız varmış gibi yaşarız. Söylemek istediğimiz sözleri erteler, sevdiklerimizle geçireceğimiz zamanı başka günlere bırakır, hayallerimizi uygun koşulların oluşmasını bekleyerek geleceğe taşırız.
Bazen hayatımızın en kıymetli anlarını, henüz gelmemiş günler için hazırlık yaparak geçiririz.
Ölümün varlığını fark etmek ise yaşamın anlamına daha derinden bakmamıza yardımcı olabilir.
Bir insan yaşamın sonsuz olmadığını gerçekten kavradığında, zamanla kurduğu ilişki değişebilir.
Sevdiği insanla geçirdiği bir akşamın değerini daha derin hissedebilir.
Söylemek istediği sevgi sözlerini ertelemek yerine bugün ifade edebilir.
Kendi yaşamını başkalarının beklentilerine göre düzenlemek yerine, gerçekten anlamlı bulduğu seçimlere yönelebilir.
Ve hayatın yalnızca gelecekte gerçekleşecek hedeflerden ibaret olmadığını fark edebilir.
Şimdi kendinize önemli bir soru sorun:
Yaşamınızın son günü olduğunu bilseydiniz, bugün hangi gerçeği görmezden gelmeyi bırakırdınız?
Kime sevginizi ifade ederdiniz?
Hangi kırgınlığınızı yeniden değerlendirirdiniz?
Hangi yaşamı yaşamak için artık beklemezdiniz?
Ve bugün sahip olduğunuz hangi güzelliğin değerini ilk kez bütünüyle hissederdiniz?
Ölümü hatırlamak, insanı yaşamdan uzaklaştırmak zorunda değildir. Aksine, zamanımızın değerini fark ederek daha bilinçli yaşamamıza yardımcı olabilir.
Yaşamın geçiciliğini anlamak, içinde bulunduğumuz anın kıymetini derinleştirir.
Ölümü kabul edebilmek, yaşamın bize sunduğu zamanı daha büyük bir sevgi ve farkındalıkla karşılamaktır.
İlahi Olanı Ararken Yaşamı Kaçırmak
İnsanlık binlerce yıldır varoluşun sırrını arıyor.
Doğayı, gökyüzünü, yaşamı ve ölümü anlamaya çalışıyor. Felsefe, kadim öğretiler, meditasyon ve ruhsal gelenekler aracılığıyla insanın evrendeki yerini sorguluyor.
Bütün bu arayışların içinde insan zaman zaman kutsal olanı kendi yaşamının dışında bir yerde düşünmeye başlayabiliyor.
Ulaşılması gereken bir bilinç düzeyi, yaşanması gereken olağanüstü bir deneyim veya gelecekte keşfedilecek büyük bir hakikat…
Ancak burada kendimize çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:
İlahi olanı ararken, yaşamın tam şu anda gerçekleşen kutsallığını ne kadar fark edebiliyoruz?
Sabah uyandığımızda bedenimizin içinde yaşam devam ediyor.
Kalbimiz atıyor.
Dünya dönüyor.
Güneş yeniden doğuyor.
Bir ağaç köklerinden besleniyor, bir kuş gökyüzüne yükseliyor, bir çocuk yaşamla ilk deneyimlerini yaşıyor.
Bütün bu hareketin içinde biz de varız.
Sevebiliyoruz, düşünebiliyoruz, hissedebiliyoruz, öğrenebiliyoruz.
Ve her gün varoluşun farklı bir yüzüyle karşılaşıyoruz.
Kadim bilgeliğin bazı öğretilerinde kutsallık, yaşamdan ayrı bir güç olarak düşünülmez. Varoluşun bütünlüğünde hissedilebilen bir derinlik olarak deneyimlenir.
Bu bakış açısıyla yaşamın en sıradan görünen anları bile başka bir anlam kazanabilir.
Bir bardak suyu içerken suyun bedenimize kattığı yaşamı fark edebiliriz.
Bir insanı dinlerken onun da bizim gibi kendine özgü bir varoluş taşıdığını hissedebiliriz.
Doğada yürürken, yaşamın sayısız biçimde kendisini sürdürdüğünü görebiliriz.
Sevdiğimiz bir insanın gözlerine baktığımızda, iki farklı yaşamın aynı anda birbirine dokunduğu o eşsiz karşılaşmayı deneyimleyebiliriz.
Bazen kutsal olanı hissetmek, uzak bir yerde olağanüstü bir deneyim yaşamak yerine bulunduğumuz anın derinliğine açılabilmektir.
Ve bazen insanın bütün ruhsal arayışı, yaşamın içindeki bu sadeliğe geri dönmekle yeni bir anlam kazanır.
Varoluşla bütünleşmek, yaşamın dışında bir hakikat aramak kadar, yaşamın içindeki hakikati görebilmeyi de gerektirir.
Kendinize Sorun: Yaşamı Gerçekten Kabul Ediyor musunuz?
Şimdi okuduklarımızı bir süreliğine zihinsel bir bilgi olmaktan çıkarıp kendi yaşamımızın içine taşıyalım.
Bu sorulara hızlı cevaplar üretmenizi beklemiyorum. Her sorunun sizde nasıl bir duygu uyandırdığını fark etmenizi, gerektiğinde üzerinde düşünmenizi ve kendi yaşamınızda hangi deneyimlere karşılık geldiğini görmenizi rica ediyorum.
1. Yaşamımın yalnızca istediğim gibi gerçekleşen yönlerini mi seviyorum, yoksa beklenmedik deneyimler karşısında da yaşamla bağımı koruyabiliyor muyum?
2. Bugün değiştiremeyeceğim halde zihnimde tekrar tekrar değiştirmeye çalıştığım hangi geçmiş deneyimlerim var?
3. Sevdiğim insanların kendi seçimlerini yapabilmesine ne kadar alan açabiliyorum?
4. Mutlu olduğumda bu mutluluğun içinde kalabiliyor muyum, yoksa onu kaybetme korkusuyla geleceğe mi yöneliyorum?
5. Hangi duygularımı yaşamama izin vermiyor, onları kendimden saklamaya çalışıyorum?
6. Bugün yaşamım sona erseydi, ertelediğim hangi sevgi sözü veya deneyim benim için en büyük anlamı taşırdı?
7. Kutsal olanı ve huzuru uzaklarda ararken, yaşamımda zaten var olan hangi güzellikleri gözden kaçırıyorum?
8. Kendimi bütün geçmişimle, bütün duygularımla ve bugün olduğum insanla kabul edebilseydim, yaşamla kurduğum ilişki nasıl değişirdi?
Bu soruların cevapları zamanla değişebilir. İnsan, her yeni deneyimle kendi yaşamına farklı bir yerden bakabilir.
Önemli olan bütün cevapları bildiğimize inanmak yerine, kendi varoluşumuzu tanımaya devam edebilmektir.
Yaşamı Kutlamak: Varoluşa Kalpten Evet Demek
Bir an için yaşamınızın bütününü düşünün.
Sevdiğiniz insanları, yaşadığınız karşılaşmaları, gerçekleştirdiğiniz hayalleri, geride bıraktığınız yolları, sevinçlerinizi, kayıplarınızı ve bugün sizi olduğunuz insana dönüştüren deneyimleri…
Bütün bunlar sizin yaşamınızın içinde yer alıyor.
Bazılarını büyük bir sevinçle hatırlıyorsunuz. Bazıları kalbinizde hala derin duygular uyandırıyor. Bazıları ise bugün kim olduğunuzu anlamanız için size farklı bir bakış açısı sunuyor.
Ve bütün bu deneyimlerin ardından hala buradasınız.
Yaşam sizin içinizde gerçekleşmeye devam ediyor.
Belki bugün uzun zamandır beklediğiniz bir huzura ulaşabilirsiniz. Belki de o huzurun, bütün koşulların istediğiniz gibi gerçekleşmesinden daha farklı bir anlam taşıdığını fark edebilirsiniz.
Kendinizi, sevdiğiniz insanları ve yaşamı olduğu gibi görebilmek…
Değiştirebileceğiniz koşullarda bilinçli seçimler yaparken, değiştiremeyeceğiniz gerçeklerle sürekli mücadele etmeyi bırakabilmek…
Sevinç geldiğinde onunla gülebilmek, hüzün geldiğinde kendi kalbinize şefkatle yaklaşabilmek…
Sevginin içinde yakınlığı, tek başınalığın içinde kendi varlığınızı, sessizliğin içinde yaşamın sesini duyabilmek…
Bütün bunlar koşulsuz kabulün yaşamımızda açabileceği alanlardır.
Ve belki de insanın en büyük özgürlüğü, yaşamın kendi beklentilerine göre şekillenmesini beklemekten vazgeçtiğinde başlıyordur.
Çünkü yaşam, bütün değişimleriyle birlikte akmaya devam ediyor.
Güneş doğuyor, mevsimler değişiyor, insanlar karşılaşıyor, seviyor, öğreniyor ve kendi yollarında ilerliyor.
Siz de bu büyük bütünlüğün içindesiniz.
Bir gün yaşamın bütün cevaplarını bulmuş olmanız gerekmiyor.
Bir gün kusursuz bir insana dönüşmeniz gerekmiyor.
Bir gün bütün korkularınızı aşmış, bütün sorunlarınızı çözmüş, bütün hayallerinize ulaşmış olmanız gerekmiyor.
Yaşamınızın kıymetini hissetmek için bütün bunları bekleyebilirsiniz; ancak beklerken geçen zaman da sizin yaşamınız.
Şimdi kendinize dönün.
Bedeninizde devam eden yaşamı hissedin.
Kalbinizin sesini duyun.
Bugün size sunulan güzellikleri görün.
Sevdiğiniz insanlara sevginizi ifade edin.
Gülmek geldiğinde gülün. Hüzün geldiğinde kendinize şefkat gösterin. Yaşam değiştiğinde onunla birlikte yeni yollar bulabileceğinizi hatırlayın.
Ve belki de bugün, uzun zamandır ilk kez, kendi varlığınıza hiçbir koşul ileri sürmeden sevgiyle yaklaşın.
Çünkü varoluşun en derin bilgeliği, yaşamın bize sunduğu her anı kontrol edebilmekte değil; bütün değişimlerin içinde yaşamla olan bağımızı sevgiyle sürdürebilmekte saklıdır.
Belki de gerçek kabul, insanın bir gün yaşamın karşısına geçip bütün kalbiyle şu sözleri söyleyebilmesidir:
“Seni yalnızca bana sevinç getirdiğinde değil, bana yaşamayı öğrettiğin bütün anlarınla kabul ediyorum. Hüznümle, sevincimle, korkularımla, sevgimle buradayım. Yaşamın içinde kendi yerimi alıyor, varoluşun bana sunduğu bu eşsiz deneyimi bütün kalbimle onurlandırıyorum.”
Ve o anda insan, yaşamdan beklediği bir cevabı kendi kalbinde bulabilir.
Kabul, varoluşa söylenen en derin evettir.
Sevgiyle,
Fatih Elibol
