Hakikati arayanlar gökyüzüne bakarlar. Hakikati hatırlayanlar ise sessizliğin konuştuğunu duyarlar.
İnsan, Tanrı’yı kaybettiğini düşündüğü gün aslında yalnızca bakışını kaybetmiştir.
Çünkü İlahi Olan hiçbir zaman saklanmadı.

Ne dağların ardından çekildi…
Ne okyanusların derinliklerine indi…
Ne de yalnızca mabetlerin duvarları arasına hapsoldu.
O, ilk gün olduğu gibi hâlâ rüzgârın nefesinde, bir ağacın gölgesinde, akan suyun şarkısında, geceyi yaran yıldızların sessizliğinde ve bir çocuğun sebepsiz kahkahasında kendini göstermeye devam ediyor.
Sorulması gereken soru Tanrı’nın nerede olduğu değildir.
Sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten görebiliyor musunuz?
Kadim bilgeler, insanın hakikati gözleriyle değil, bilinciyle gördüğünü söylerlerdi. Göz yalnızca şekilleri görür. Bilinç ise şekillerin ardındaki yaşamı hisseder. Bu yüzden aynı ormanda yürüyen iki insandan biri yalnızca ağaçları görür, diğeri ise bütün ormanın nefes aldığını hisseder.
Taş, taş olmaktan çıkar.
Su, su olmaktan çıkar.
Sessizlik, sessizlik olmaktan çıkar.
Her şey görünmeyeni anlatan bir dile dönüşür.
İşte kadim öğretiler buna “dinlemek” derdi.
İnsan konuşmayı öğrendiğinde bilgeliğe yaklaşmadı.
Sessizliği dinlemeyi öğrendiğinde yaklaşmaya başladı.
Bugünün dünyası size daha fazla düşünmeyi öğretiyor.
Kadim yollar ise daha derin hissetmeyi…
Bugünün dünyası size cevaplar veriyor.
Hakikat ise sizi soruların bile ötesine davet ediyor.
Belki de bu yüzden modern insanın en büyük yorgunluğu bedeni değildir.
Sürekli düşünen zihnidir.
Zihin sustuğunda ilk duyulan şey sessizlik değildir.
İlk duyulan şey, varoluşun ezelden beri söylediği ilahi şarkıdır.
İşte bu yüzden inzivalarda bazen saatlerce hiçbir şey anlatmayız.
Meditasyonlarda bazen uzun öğretiler vermeyiz.
Çünkü hakikat, kelimelerin çoğaldığı yerde değil; kelimelerin görevini tamamladığı yerde görünmeye başlar.
Birçok insan bana, “Üstat, Tanrı’yı nasıl hissedebilirim?” diye soruyor.
Ben ise onlara başka bir soru soruyorum.

En son ne zaman rüzgâr yüzünüze dokunduğunda onu yalnızca hava olarak değil, bir selam olarak hissettiniz?
En son ne zaman bir ağaca yaslanıp onun sizden daha yaşlı olduğunu değil, sizden daha sessiz olduğunu fark ettiniz?
En son ne zaman gökyüzüne baktığınızda dilek tutmadınız; yalnızca teşekkür ettiniz?
En son ne zaman hiçbir sebep yokken gözleriniz doldu?
Ve en son ne zaman hiçbir sebep yokken güldünüz?
İnsan kahkahayı kaybettiğinde yalnızca neşesini kaybetmez.
Kahkaha, ruhun yüklerinden bir anlığına özgür kalabildiğinin işaretidir.
Gerçek bir kahkaha hesap yapmaz.
Kendini kanıtlamaya çalışmaz.
Bir yere yetişmeye çalışmaz.
O yalnızca olur.
Bu yüzden kadim ustalar kahkahayı hafife almazlardı.
Çünkü onlar bilirdi ki, içten gelen bir kahkaha ile derin bir dua aynı kaynaktan doğar.
İkisi de egonun sustuğu anda ortaya çıkar.
İkisi de insanı yeniden eve çağırır.
Hakikati arayanlar çoğu zaman uzak diyarlara gitmek isterler.
Oysa hakikat hiçbir zaman uzağa saklanmadı.
O, sabah çiğin bir yaprağın üzerinde bıraktığı ilk damlada…
Sessizce yürüyen bir karıncada…
Göç eden kuşların yönünü hiç şaşırmamasında…
Yağmurun toprağa kavuşurken çıkardığı kokuda…
Ve sevdiğiniz bir insanın gözlerine baktığınızda zamanın bir anlığına duruyormuş gibi hissettiren o tarifsiz anda hep oradaydı.
Taşlar konuşuyor.
Ağaçlar öğretiyor.
Su hatırlatıyor.
Gökyüzü çağırıyor.
Yaşam her gün vaazını vermeye devam ediyor.
Belki de insanın bütün yolculuğu, yeni bir bilgi edinmek değildir.
Belki bütün yolculuk, ezelden beri söyleneni yeniden duyabilecek kadar sessizleşmektir.
Çünkü hakikat hiçbir zaman kaybolmadı.
Yalnızca insan, onu bastıran kendi gürültüsüne inanmaya başladı.
