Yaşam, Ertelenmek İçin Verilmiş Bir Armağan Değildir

Bugün söylemediğiniz bir sevgi, uzatmadığınız bir el, affetmediğiniz bir kalp ve yaşamayı ertelediğiniz her an, yarın geri alamayacağınız bir zamana dönüşebilir. Ruh daima yaşamı seçer; asıl soru, sizin bugün neyi seçtiğinizdir.

İnsan Bir Günde Ölmez

Kadim öğretiler insanın yalnızca bedenden ibaret olmadığını söyler. İnsan; ruhun sonsuz çağrısı, zihnin bitmek bilmeyen sesi ve bedenin kusursuz bilgeliğinin aynı anda var olduğu eşsiz bir bütündür. Yaşam dediğimiz mucize de bu üçünün ahenk içinde buluşabildiği ölçüde derinleşir. Çatışma başladığında ise ilk yorulan beden değildir, ilk kaybolan ruh da değildir; insanın yaşamla kurduğu bağ yavaş yavaş zayıflamaya başlar.

Ruhun doğasında yaşam vardır. Ruh, bu dünyaya korkuyu büyütmek için değil, sevgiyi deneyimlemek için gelir. Sevmek, sevilmek, üretmek, dokunmak, affetmek, hata yapmak, yeniden doğrulmak, gözyaşıyla arınmak, kahkahayla çoğalmak ve sonunda bütün bunların içinden geçerek kendi hakikatini hatırlamak ister. Ruh, varoluşun hiçbir anını düşmanı olarak görmez. Çünkü bilir ki en karanlık gece bile, şafağın doğacağı gökyüzünü taşımaktadır.

Zihin ise çoğu zaman başka bir yöne bakar. Dün yaşanan bir acıyı bugünün gerçeği hâline getirir. Henüz doğmamış yarınların korkusunu bugünün nefesine yükler. Çocuklukta duyulan bir cümleyi kader gibi taşır. Bir başarısızlığı kimliğe, bir reddedilişi değersizliğe dönüştürebilir. Zihin, hizmet ettiğinde bilgelik üretir; yönettiğinde ise insanı kendi kurduğu labirentin içinde yıllarca dolaştırabilir.

Beden bütün bunlar olurken sessizce görevini sürdürür. Kalp atmaya devam eder. Nefes, yaşamı her an yeniden içeri davet eder. Trilyonlarca hücre, insan kendisini sevmeyi unuttuğunda bile yaşamı korumak için durmaksızın çalışır. Bedenin dili daima aynıdır: “Yaşa.” Bu yüzden beden çoğu zaman ruhun değil, zihnin yükünü taşımaktan yorulur.

Belki de bu yüzden insan bir günde ölmez.

İnsan, kendisini küçülten düşünceleri yıllarca gerçek sandığında biraz ölür.

Sevmediği bir hayatı yalnızca alıştığı için yaşamaya devam ettiğinde biraz ölür.

Kalbi gitmesi gerektiğini fısıldarken korkularına itaat ettiğinde biraz ölür.

Kalması gerektiği yerde gururu yüzünden uzaklaştığında biraz ölür.

“Seni seviyorum.” demesi gerekirken sustuğunda biraz ölür.

Affedebileceği hâlde öfkeyi kimliğine dönüştürdüğünde biraz ölür.

Özür dilemesi gerekirken haklı olmayı seçtiğinde biraz ölür.

Her sabah kendi hakikatinden biraz daha uzaklaşarak yalnızca başkalarının beklediği hayatı yaşamaya başladığında biraz daha ölür.

İşte görünmeyen ölüm budur.

Çünkü insanı tüketen yalnızca yaşadığı acılar değildir. Çoğu zaman onu tüketen, yaşayabileceği güzellikleri sürekli ertelemesidir. Hayatın en ağır yükü, söylenmiş sözler değil; söylenememiş sevgilerdir. En büyük pişmanlıklar yapılan hatalar değil; cesaret edilemeyen adımlardır. İnsan, geleceğin korkusunu bugünün sevgisinden daha değerli gördüğü anda yaşamın kapısını kendi elleriyle aralamayı bırakır.

Oysa varoluş bize hiçbir zaman yarını vaat etmedi. Bize yalnızca bu nefesi emanet etti. Bu sabah gördüğünüz bir yüzü yarın yeniden göreceğinizin, bugün tuttuğunuz bir eli yarın yine tutabileceğinizin, “Sonra söylerim.” dediğiniz cümlenin yarın hâlâ söylenebilir olacağının hiçbir garantisi yok. Buna rağmen insan, sanki sonsuz zamanı varmış gibi sevgisini erteliyor, teşekkürünü erteliyor, özrünü erteliyor, sarılmasını erteliyor, yaşamayı erteliyor.

Belki de en büyük yanılsama budur.

Çünkü yaşam, ertelenmek için verilmiş bir armağan değildir.

Bugün kalbinizde adı geçen bir insan varsa, onu sevdiğinizi söyleyin.

Bugün affedebileceğiniz bir yük varsa, onu omuzlarınızdan indirin.

Bugün çocuklarınız size bir şey anlatmak istiyorsa, zamanı onlara verin.

Bugün anneniz ya da babanızın sesini duyabiliyorsanız, bunun sıradan bir şey olduğunu sanmayın.

Bugün dostunuz hâlâ bu gökyüzünün altında nefes alıyorsa, bunu hayatın sessiz bir mucizesi olarak görün.

Ve bugün aynaya baktığınızda kendinizi hâlâ görebiliyorsanız, kendinize de aynı şefkati göstermeyi seçin.

Ruh bizden kusursuz olmamızı istemez.

Ruh bizden yaşamamızı ister.

Sevmenin riskini almamızı ister.

Yanılmanın cesaretini göstermemizi ister.

Düşsek bile yeniden ayağa kalkmamızı ister.

Çünkü ruh bilir ki, insanın büyüklüğü hiç düşmemesinde değil; her düşüşten sonra kalbini yeniden sevgiye açabilmesindedir.

Belki de bu satırların asıl sorusu şudur:

Bugün gerçekten yaşıyor musunuz, yoksa yalnızca yarının kaygılarıyla ve dünün gölgeleri arasında hayatta kalmaya mı çalışıyorsunuz?

Eğer cevabınız ikincisiyse, bilin ki hayat sizi cezalandırmıyor. Hayat sizi çağırıyor.

Daha çok sevmeye…

Daha çok hissetmeye…

Daha çok affetmeye…

Daha çok sarılmaya…

Daha çok yaşamaya…

Çünkü insanın bu dünyadaki en büyük görevi, ömrünü uzatmak değildir.

Ömrünün içine yaşam katabilmektir.

Ve belki de bugün, yeni bir hayata başlamak için beklediğiniz gün değildir.

Belki de bugün, zaten size verilmiş olan bu hayatı gerçekten yaşamaya başlamanız gereken gündür.