Zamanını Değil, Bilincini Kaybediyorsun

İnsan hayatının belirli dönemlerinde aynı endişeyle yüzleşir. Günlerin hızla geçtiğini fark eder, geriye dönüp baktığında yapılmamış şeyleri, ertelenmiş hayalleri ve kaçırılmış fırsatları görür. Sonra kendi kendine şu soruyu sorar: “Acaba zamanımı boşa mı harcadım?”

Belki de bu sorunun içinde gizli bir yanılgı vardır. Çünkü zaman hiçbir zaman bize ait olmadı. Sahip olmadığımız bir şeyi kaybetmemiz ya da israf etmemiz mümkün değildir. Biz doğmadan önce de zaman akıyordu, biz bu dünyadan ayrıldıktan sonra da akmaya devam edecek. Ne onu durdurabiliriz, ne saklayabiliriz ne de biriktirebiliriz.

O halde gerçekten kaybettiğimiz şey nedir?

Kaybettiğimiz şey, zamanın kendisi değil; zamanın içinde uyuyarak geçirdiğimiz anlardır.

İnsan ömrü boyunca pek çok şey biriktirir. Bilgiler edinir, başarılar elde eder, ilişkiler kurar, unvanlar kazanır, kendine bir kimlik inşa eder. Bütün bunlar yaşamın doğal parçalarıdır. Ancak yaşamın sonunda geriye dönüp baktığımızda fark ederiz ki bütün bunlar yalnızca bu dünyanın diliyle anlam taşımaktadır. Çünkü para bu dünyada kalır, ün bu dünyada kalır, beden bu dünyada kalır, insanlar bizi bir süre hatırlar ve sonra sessizlik yeniden her şeyi içine alır.

Fakat yaşamın içinde bazı anlar vardır ki onlar zamana ait değildir.

Bir gün hiç beklemediğiniz bir anda rüzgârın teninize değdiğini gerçekten hissedersiniz. Bir ağacın yalnızca görüntüsünü değil, varlığını deneyimlersiniz. Sessizlik ilk kez sizi rahatsız etmez; aksine sizi kendinize götüren bir kapıya dönüşür. Zihniniz birkaç saniyeliğine susar ve o boşlukta tarif edemediğiniz bir huzur belirir. İşte o anlarda artık zamanı yaşamazsınız; zamanın ötesine dokunursunuz.

Kadim öğretilerin “uyanış” dediği şey tam da budur. Uyanış yeni bilgiler öğrenmek değildir. Daha fazla ritüel yapmak, daha fazla kitap okumak ya da daha fazla deneyim yaşamak da değildir. Uyanış, bütün bu deneyimlerin ortasında tanık olan bilinci fark etmektir. Çünkü değişen beden değildir, değişen düşünceler değildir, değişen duygular değildir. Bütün değişimlerin arkasında sessizce izleyen bir farkındalık vardır ve insan gerçek yolculuğuna ancak onu tanıdığı gün başlar.

Belki de bu yüzden yaşamın sonunda gerçekten bizimle gelecek olan şey, sahip olduklarımız değil; gerçekten var olduğumuz anlardır. Çünkü o anlar zamana değil, sonsuzluğa aittir. Bilinç bir kez kendisini hatırladığında, artık zamanı kovalamaya ihtiyaç duymaz. Yaşam bir yarış olmaktan çıkar, her nefes kendi içinde tamamlanmış bir deneyime dönüşür.

Belki de bugün kendine “Zamanımı doğru kullanıyor muyum?” diye sormak yerine, çok daha derin bir soru sormanın zamanı gelmiştir:

Bugün gerçekten kaç dakika yaşadım ve kaç saat boyunca yalnızca alışkanlıklarımın içinde sürüklendim?

Bu sorunun cevabı, seni zamandan kurtarmayacak. Ancak seni, zamanın ötesinde her zaman orada olan kendinle yeniden buluşturabilir.